
Hayaller dünyasında virane kalmış hülyalarım. Sere serpe uzanıyorum yüzüstü; ellerim yatağın kenarında yorgun ve bitkin deniz yosunları gibi… En ufak dalgayla çırpınıyor yüreğim yokluğuna…
Bir hayal kuruyorum önce sensiz, sessiz ve usul usul. Göğün maviliklerine doğru ilerliyoruz. Zannediyorum cennete az kalmış; uçarcasına gidişimizden galiba bu kalbî his. İleride bir melek bekliyor bizi. Kanatları bütün bedenini sarıyor senin, benimse aciz ellerimden tutuyor sadece.
Bir bahçe gösteriliyor önce: aşk bahçesi diyorlar adına. Lâkin ne aşk var içinde, ne de aşka götüren tek bir nağme yazılı kapısında…
Kutsal su ikramı var diyor cennetin aşka susamış sakinleri. Herkese altından, zümrütten kâselerle ikram ediliyor aşkın şarabı, bize de zakkum suyu veriyorlar damla damla, yudum yudum… İçtikçe güzelleşiyor herkesin sevda türküleri, benim sözlerimse hep kara bulutlara haykırılmış hüzün şiirleri…
Rakkaseler geliyor âlemi cümbüşlendirmeye; ikramlar, izzetler bir başka bizim dışımızdakilere. Biz yudumluyoruz boğaz parçalayan su ve zehir; onlarsa kâseden şarab-ı aşk ve latif-i gühâr…
Etrafta herkesin var sarayı, eğlencesi ve bilakis buram buram nergislerle donanmış entarisi, zülüflerle örülmüş ince halka kemer ve onun tentenesi; ah be sevdiğim, bizimki yamalı hasır ve birkaç kiraz çekirdeği…
Evleri var herkesin… Gör ki ne ev demeye ne saray demeye tutuyor dilim… Som altın işlemeli olukları; gümüş olup akıyor çatısı, bacası zümrütten yeşil mi yeşil, rengârenk bayramlığını giymiş gibi… Üzülüyorsun sen, gözlerinden belli: ah be sevdiceğim, hasretinle yandığım gözlerde ağlamaya fer bile kalmamış.
Diyorsun ki:
‘’ Neyler benim şu garip başım; sen bana murad-ı rahat olmayınca…’’
Diyiveriyorum bende aciz ve zelil:
‘’Ah ahh, gençlik oldu zayii, ağlamasında neylesin bu garip aşığın lisan-ı hali…
Dünyada çekmedik ki derdi ve onun kardeşi acı soluklatan elemi…’’
Diyorsun ki:
‘’ Sen benim aşığım idin bense sensiz olamayan maşukun…
Biliyordum rezil ve derbeder olacaktık bu âlem-i sarayda…
Bir gün demiştin ki bana: hatun, sensiz ölüm bile haram bana…
Al işte... Ölünce oluyor mu sanki her şey mubah ve helal sana…’’
…
Suskunum, çaresizlik yemiş, kemirmiş bedenimi…
Birkaçı var onlarda nedense bizim gibi bilmiyor asıl nedenini. (!) Sorsam da söylemeyecekler yüzlerindeki acıdan belli.
Haykırıyorum aniden göğe doğru:
‘’ Cennetinde varmış görülmeye değer bir sürü yeri…
Lâkin bizimkisi neden serseri mahallesi?’’
Bir nida geliyor ki gökten sorma! Sanki âlemler efsunlanmış; peri padişahlar insan bebekleriyle oynaşmakta… Her şey alt üst oluveriyor, kâseler semaya doğru göçmekte, zehirlerse ciğer delmekte… Kan kusuyor benim bedenim oluk oluk, seni ise fırlatmışlar bir karaçalıya… Dikenler bedeninde oğul veriyor, sense ağlamaklı fersiz gözlerinle…
Hayret biri duymuş sesimizi ta derinden
Gelişi var ki görme sanki dönüyor seferinden…
Elinde bir yalın kılıç, kanadı uzun mu uzun bir melek hengâmı…
‘Sor’ diyor …’beşer haydi sor’…
Toparlayınca kendimi dedim acep neden bu hâl ola…
Sustular bir müddet…
Çok sonra anlattı nidayı yayan melekler sebebi…
Biz dünyada tüketmişiz sevda denen o kutsal his ile zevkleri…
Diyorlar:
‘’Siz öyle bir aşka açtınız ki yelkeni, ne gemiler kaldı ufukta ne de neferi… Bilmiyoruz acep bundan mıdır Haşmetin size karşı kini ve nefreti…
Anlamsız kurmacalarınız her zaman oldu hayal-i latif…
Lâkin bu gözler değil acı; olsa olsa yalnızca asl-ı nazif…’’
…
İrkiliveriyorum aniden kuş tüyü döşeğimden ve utanıyorum seni bunca yıl peşimden sürükleyişimden…
( Not: Bu bir hayal üzerine yazılmıştır.)
çok ilginç ve süper olmuş. tebrik ederim Bekir Öğretmen'i
|
|